Monday, February 16, 2015

YETER BE ! Bİ GERİ ÇEKİLİN ARTIK !!!

Türkiye'de kadın tecavüzlerinin ve cinayetlerinin artması üzerine okuduğum, katıldığım ve arşivlediğim birkaç yazının okunması gerektiğini düşünüyorum. Evet, bu hezeyan üç gün önce öldürülen Özgecan için, ama neredeyse her gün burada ve dünyada birçok kadın öldürülüyor, zulüm görüyor. Biz kadınlar artık hiç kimseyi dinlememeli, ayağa kalkmalıyız! Bundan sonra bu düzeni değiştirmek için her türlü çabayı göstermek olmalı amacımız!

http://www.birikimdergisi.com/haftalik/bizi-asil-oldurenler-bizi-korudugunu-iddia-edenler

http://riyatabirleri.blogspot.com.tr/2015/02/

Tuesday, June 4, 2013

TAKSİM GEZİ PARKI Olaylarının Tarihçesi ve Bugünün Gerçeği

(Orada olamayan medya ve halkın bilgilendirilmesi için derlendi ve kaleme alındı)

Tarihi doğru oturtmak gerek: Parktaki ağaç söküm işlemi 27 Mayıs Pazartesi akşamı başlamıştır. Facebook’taki Taksim Platformu grubuna üye olan bizler, salıdan itibaren gelişmeleri an be an izledik. Polis’in biber gazıyla olan müdahalesi de hemen o gün başlamıştır. Yalnız geniş kitlenin olayları duyması Perşembe’yi bulmuştur.

Taksim Platformu: Taksim Meydan’ındaki dönüştürme ve yayalaştırma projesini takip etmek ve kent yönetimiyle diyalog kurmaya çalışmak amacıyla kurulmuş, sade vatandaşlardan oluşan bir insiyatifdir. Ocak 2012’de kurulmuştur ve o zamandan bu yana meydan ve park inşaatı konularında bizleri aydınlatmaya ve bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Protestolarını sürekli dile getirip, gönüllü bekçilik yapıyorlar.  Yeraltı tünel inşaatları başladığında da oradaydılar, meydan planları açıklandığında da, büyükşehir belediyesi kimseyi dinlemediğinde, kurul kararlarına karşı çıktığında da oradaydılar ve yapıcı bir diyalog sergilediler. Dolayısıyla başbakanın dediği gibi yeni (!) haber aldığı olaylar bir ağaç kesimiyle ilgili olmayıp, uzun zamandır izlediğimiz, tarihi tartışmalı Topçu Kışlası’na karşı gelişen, ama kısıtlı bir biçimde Taksim sakinlerinin ilgilendiği bir konuydu. Başka bir yapı modeli yerine, bu askeri kışla binasında ısrar edilmesinin nedeni büyük ihtimalle, Cumhuriyet öncesi'nde seriatçıların kalesi olmuş olması. Taksim Meydanı'nın yayalaştırma çalışmaları, AKM'nin yenilenecek olması, ve ileride anıtın da kaldırılmasıyla meydan tamamen sembolik kimliğini kaybedecek, ve yeni bir kimliğe bürünecekti. http://www.taksimplatformu.com ve https://www.facebook.com/pages/Taksim-Platformu hala en doğru haberi alacağınız adresler.

Öyleyse bu olay nasıl böyle toplumsal ve ülke çapında bir başkaldırıya dönüştü?

Cevap çok basit; başbakanın başka cevap üretmesine mahal vermeyecek derecede basit: Ne zaman ki salı günü polis parkı basıp sakinlik ve sükunet içinde yapılan bir eylemi felakete dönüştürdü (fotoğraflar mevcut her yerde), ve Sıtkı Süreyya Önder buldozerin önüne oturup yıkımı engelledi, işte o zaman alınan duyumlarla tüm duyarlı vatandaşlar oraya koşmaya başladı. Ve çoğalan kalabalıkla nasıl başa çıkacağını bilemeyen polis halkı püskürtmeye başladı, gazlar ve tazyikli su tankerleri (TOMA) ile ve büyük bir saldırma hırsıyla. Yine bunların da ve hatta hayvanların yüzüne keyfine sıktıkları gazların fotoğraf ve videoları mevcut. İnsanların yüzlerine ve vücutlarına nişan alınan gaz fişeklerinin, suyla havalara uçurulup sürüklenen insanların, yemek yiyenlerin üzerine sıkılan suların ve coplu saldırıların... hepsinin görselleri mevcut.

Bu öldüresiye saldırı emrini kim vermiştir? Polisin gerçek görevi halkını terörize etmek midir, yoksa halkını her türlü tehlikeye ve haksızlığa karşı korumak ve uyarmak mıdır? Bu neyin hıncıdır? Mobese kameralarının kapatılmış olduğu söyleniyor, doğru mudur, neden? Bu soruların cevabını sorumlu kişiler vermek zorundadır.

Sonucu düşünmeden ve aşırı bir güç gösterisiyle karşılaşan halk sakin kalmaya çalışmış, ama can havliyle bu muameleye karşı koymaya başlamıştır. Nasıl mı... haberleşerek ve çoğalarak. Medyayı istediğiniz kadar engelleyin, enformasyon çağında birçok alternatif kanal mevcut, ve haberler hemen yayılıyor. İşte böyle başlayan olaylar, bir-iki gün içinde tüm Türkiye’ye ve dünyaya yayıldı. İnsanlar kızdıkça sinmediler, sinirli birtakım gençler veya gruplar kırıp dökmeye başladılar, daha da çoğaldılar ve ‘artık yeter’ demeye karar verdiler. Başbakanın dediği gibi kışkırtma, organize bir eylem, grup veya siyasal partiler yoktu işin içinde. Sonradan katılanlara ise biz destek vermiyoruz ve onaylamıyoruz.

Neye mi ‘yeter’diyor halk, işte liste:

1- Tek-insan rejimine, hayat tarzına müdaheleye, toplumun diğer 50'sinin taleplerinin ağaşılayıcı, alaycı bir dille yok sayılmasına
2- Kent sakinlerini ilgilendiren konularda referandum yapmadan, tepeden inmeci, ‘ben yaparım, olur’ tavrıyla kararlar alınıp, uygulanmasına (Taksim Yayalaştırma, Tarlabaşı Dönüştürülmesi, Beşiktaş İskelesi’nin ve olduğu caddenin otele devri projeleri gibi)
3- Ekolojik dengeyi, kıtanın jeolojik yapısını bozmak pahasına yeterince araştırmadan, kamuoyuyla paylaşmadan yapılacak İstanbul kanalına,
4- Zaten çok tartışılan 3üncü köprü projesine bir de tartışmalı bir isim konmasına,
5- Halka vergisiyle verilen hizmetlerin, devlet tiyatrosu, şehir tiyatrosu, park, bahçe, halktan geri alınmasına
6- Ortadoğu’daki diğer otoriter hükümetleri eleştirip, kendi vatandaşına zalim davranılmasına
7- Ne kadar ve nerede alkol alınacağına yine bilimsel olmayan bir biçimde karar verilmesine
8- Kaç çocuk yapılacağı, kürtaj hakkı gibi direkt kadının kendi haklarını ilgilendiren, bilimsel veya sosyal dayanağı olmayan yasalara
9- Kadına karşı şiddetin artmasına, yasa ve yargıyla engellenememesine
10- Hükümetin kendi ahlaki ve dini değerlerini tek doğruymuş gibi topluma empoze etmeye çalışmasına
11- Eğitim sisteminin çocuk oyuncağı gibi değiştirilip, bilimsel ve objektif bir öğretim yerine, daha çok dinsel bir yapıya büründürülmesine
12- Çekinmeden ve içeri atılma korkusu yaşamadan kendini ifade edip, yazıp çizemeyen, haber verme hakkını kullanamayan, yani çok-sesli bir toplum olamama durumuna

 ... ve bunun gibi birçok otoriter ve ezici tavra ’yeter’ diyor toplum artık. Bunu diğer %50’ye savaş açmak için yapmıyor, aksine birlikte ve birbirini ezmeden ve küçük görmeden yaşayabilmek için yapıyor. Başbakanın karşı karşıya getirmekle tehdit ettiği toplum aslında ‘bir’ tutulmak ve ‘bir’ olmak istiyor. Bir başbakan ne olursa olsun tehditkar konuşmamalı, hele hele ‘hizmetkar’ olduğu ifadesinde samimiyse.

Olayların daha fazla tırmanması, ve içinden çıkılamayacak bir hal alması istenmiyorsa halkın taleplerine kulak vermek ve orta yol bulma konusunda diyaloğa girmek en doğrusu olur:

• Gezi Parkı, Park olarak kalacaktır. Ne Taksim'de Topçu Kışlası'na ne de tüm doğa ve yaşam alanlarımızın talanına izin vermeyeceğiz.

• Gezi Parkı'ndaki direnişten başlayarak halkın demokratik hak kullanımını engelleyen, şiddetle bastırma emrini veren, bu emri uygulatan, yüzlerce insanın yaralanmasına neden olan sorumlular, başta İstanbul Valisi, Emniyet Genel Müdürü olmak üzere derhal istifa etmelidir. Her türlü gaz bombası ve tazyikli su kullanılması yasaklanmalıdır.

• Ülkenin dört bir yanında direnişe katıldığı için gözaltına alınan arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalı, haklarında hiçbir soruşturma açılmamalıdır.

• Taksim başta olmak üzere Türkiye'nin tüm meydanlarında, kamusal alanlarda toplantı, eylem yasaklarına son verilmelidir.

Bizler, Türkiye’nin önde gelen, tarafsız medya kuruluşları olarak tanımlanan, başta NTV, CNN Türk, Habertürk, Kanal D, ATV, Star, Show TV ve TRT olmak üzere tüm ana akım televizyon kanallarının ve başta Star, Sabah ve Habertürk olmak üzere bazı gazetelerin, Gezi Parkı Direnişi’yle başlayan süreçte, tarafsız haber ilkelerini hiçe sayan sansürcü ve yanlı tutumlarını da kınıyoruz.

Ana akım medya kuruluşlarının, hem bu harekete, hem de polisin bu hareketi bastırmak için uyguladığı, zaman zaman cana kasteden, kışkırtıcı ve saldırgan tutumuna neredeyse hiç denebilecek kadar az, siyaset ve sermaye erklerinin gözüne batmamaya çalışacak şekilde yer veren yayınlarını hayret ve üzüntü içerisinde izledik. Ancak medyanın bu yok sayan tutumu, görüldüğü üzere direnişi küçümseyen ve yozlaştırmaya çalışanların niyetlerini Türkiye ve dünyada deşifre etmekten başka bir işe yaramadı.

İlgili yayın kuruluşlarını, bir an evvel içinde bulundukları tarihi aymazlıktan vazgeçerek, tarafsız haber ilkelerini gözeten bir yayın yapmaya, demokratik ve özgür bir medya oluşumuna katkıda bulunmaya davet ediyoruz. Yaşanan tarihi bir süreçtir, bağımsız bir medya hepimize güven ve özgürlük verecektir. Bizler, bu sürecin tanığı olmaya devam edeceğiz.

Özlem Paker
Taksim Sakini / Sanatçı


Son olarak çok önemli bulduğum bir alıntı:

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI
2. Haziran.2013

6 gün önce Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların alışveriş merkezi yapılması amacıyla kesilmesi ile başlayan ve tüm ülkeye yayılan protesto ve eylemler; insanların devletin kendi yaşama tercihlerine müdahale etmesine, hükümetin kendi politik inançları doğrultusunda tüm toplumun yaşam tarzını düzenleme çabalarına, ülkenin bütün ağaçlarının, derelerinin tepelerinin, hayvanlarının tüm doğa varlığının daha çok ‘kazanç’, daha çok ‘yatırım’ uğruna yok edilmesine ve Türkiye’nin doğusundan batısına silahlarla, insansız hava araçlarıyla, bombalarla, tomalarla, biber gazlarıyla, tazyikli sularla kendi halkına yaptığı zulümlere, verdikleri bir yanıttır.

Demokrasilerde hükümetler sadece kendisini seçenlerin, destekleyenlerin değil tüm halkın yararını göz önünde tutmak zorundadır. İktidarlar, halklarının kendilerine biat etmesini talep edemez tam tersine halkın taleplerini demokratik yollarla dile getirmesini desteklemekle yükümlüdür. 

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak ülkemizde son yıllarda yaşanan her olumsuz gelişmenin takipçisi olmaya çalıştık.
Bilge Köyü’ndeydik, Uludere’deydik, Reyhanlı’daydık.  Tüm travma mağdurlarının ve arkada kalanların yaralarını sarmaya, seslerini duyurmaya çalıştık.
Uygulanan vahşi neoliberal politikaların insan ruhunda açtığı yaraları anlatmaya çalıştık, depresyonun giderek tüm insanları saran bir hastalık olduğunu ve bunun yaşam koşulları, çalışma koşulları, barınma koşulları ile ilişkisini ortaya koyduk. Dereleri, köyleri yok edilen insanların yasına ortak olduk. Ülkemizde giderek yoksulların daha yoksul, varsılların daha varsıl olmasının açtığı yaraları, sosyal dışlanmayı, ayrımcılığı anlatmaya çalıştık.

Kadınların tecavüz sonunda oluşan fetüsleri doğurmak zorunda bırakılmasından, kaç çocuk doğuracakları gibi bedenleri konusunda en temel kararlarının yasalarla düzenlenmesine itiraz ettik. Bu ülkenin sokaklarında her gün öldürülen kadınların öldürülme nedenlerinin erkeklerin bozuk ruh sağlığı olmadığını, ruhsal tedavilere değil kadın erkek eşitliğinin gerçek anlamda inşası için, kadınların daha çok eğitim almasını, güvenceli işlerde çalışmasını, sosyal statülerinin geliştirilmesini, kendi yaşamları konusunda kararları kendilerinin vermesi gerektiğini savunduk.

Sağlıkta dönüşüm sistemiyle hastaların ‘hasta’ olmaktan çıkarılıp ‘müşteri’ olmasına, paraları kadar sağlık hizmeti alabilmelerine karşı sesimizi yükselttik.
Barışı sağlama yolunda, silahların susmasının öncelikli olduğunu ama yeterli olmadığını, birbirimizle, geçmişimizle yüzleşmeyi, hesaplaşabilmeyi, ortak bir toplumsal bellek oluşturmak için çalışmak gerektiğini söyledik. Sivil silahlanmaya karşı koymaya çalıştık.  

Tüm dünyada, her coğrafyada yüzyıllardır insanların sosyal yaşamda alkollü içecek tüketmelerinin ruhsal hastalık, bağımlılık olarak kabul edilemeyeceğini söyledik. Alkol bağımlılığı gelişmesinin önlenmesine dair yapılan yasal düzenlemelerin Türkiye’deki alkol bağımlılığı gelişme oranları ile oransız olduğu, burada da ‘orantısız şiddet’ kullanıldığını,  kamusal alanlarda kendi kültürümüzde yerleştiği şekliyle kırlarda, dere kenarlarında, pikniklerde, deniz kenarında alımının kısıtlanmasının alkol kullanım bozukluklarının gelişimi ile ilişkisiz olduğunu ve sözde toplum ruh sağlığı gözetilerek muhafazakarlığa kılıf bulunduğunu söyledik.

Tüm insanlık tarihi boyunca her coğrafyada, her toplumda var olan eşcinselliğin bir ruhsal hastalık ya da normal dışı bir davranış olmadığının altını defalarca çizdik. Meclis duvarlarından yükselen ve eşcinsel insanların varlığını tanımayan, hastalıklı olarak gören her sese karşı eşcinselliğin 40 yıldır uluslararası ve ulusal hekim örgütlerince heteroseksüellik gibi sağlıklı bir durum olarak kabul edildiğine dair bilimsel açıklamalarda bulunduk. Eşcinsellerin, biseksüellerin, transseksüellerin ruh sağlığını bozan şeyin ayrımcılığa uğramaları olduğunu ve hükümetlerin bu ayrımcılığı azaltacak yasal düzenlemeler la sorumlu olduğunun altını çizdik. Tıpkı alkollü içeceklerin kullanımında olduğu gibi sahte, geçersiz, güncel olmayan bilimsel açıklamalarla yükselen muhafazakar anlayışın dayatılmasını ve eşcinsellerin yok sayılmasını, en temel insani haklarını kullanmalarının kısıtlanmasını kınıyoruz.

Bugüne kadar bu ülkenin psikiyatristleri olarak biz yukarıda saydığımız açılan tüm ruhsal yaraları tedavi etmeye, yaralananlara şifa bulmaya çalıştık. Ama artık hükümeti uyarıyoruz. Tıpkı en yakınında, en sevdiği annesinden babasından gelen fiziksel şiddetin çocuğun ruh sağlığına açtığı onulmaz yaralar gibi, kendi hükümetinin kendi yöneticilerinin kendi halkına açtığı bu savaşın yara izleri kapanmayacaktır. Bugün ülkenin tüm kentlerinden yükselen insanları kör eden, kalp krizi geçirten, öldüren biber gazlarının, insanların kemiklerini unufak eden tazyikli suların yaraladığı şey sadece beden değildir. Ve ruhsal yaraların izleri beden iyileştikten sonra bazen ölene kadar bizleri etkiler. Biz psikiyatristler bu yaraları kapatamayacağız, kapatmayacağız.

HÜKÜMETLER;
ADİL ŞEKİLDE YÖNETMEYİ VADETTİKLERİ İNSANLARININ TALEPLERİNİ TIPKI BİZ PSİKİYATRİSTLER GİBİ DİNLEMELİ, DERTLERİNİ ANLAMAYA ÇALIŞMALIDIR,
KENDİSİNE YÜKSELEN İTİRAZLARI BİBER GAZLARI VE TAZYİKLİ SULARLA BASTIRAMAZ, KENDİ VATANDAŞLARINA ÖLÜMCÜL ŞEKİLLERDE SALDIRAMAZ!

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ


Görseller için kaynakça: 


Taksim Platformu facebook sayfası (tüm güncel bilgi ve fotolar)


Diren Gezi Parkı (tüm güncel fotolar)



Tuesday, May 29, 2012

Tekrarlıyorum: Benim Vücudum, Benim İradem, Benim İffetim, Hepsi Benim !

Tayyip'in son incilerini unutturmamak için alıntılıyorum bir arkadaşın blog yazısını. Evet, okuyalım, öğrenelim. Çok güzel bir yazı olmuş gerçekten. Sağol emeğin için Emrah.

Rahim ve Devlet
http://istifhanem.com/2012/05/26/rahimvedevlet/


Friday, August 19, 2011

Bir Garip Tartışma: Ucube mi, Şaheser mi ???

Azad Alik diye bir blog var; ‘Free Wave’ anlamına geliyor. Farklı lokasyonlardan birkaç kadın yazarın katılımıyla gerçekleşen bir blog. Geçenlerde orada Sevinç Altan'ın bu tartışma hakkındaki yazısını (http://azadalik.wordpress.com/2011/05/18/ucube/) okuyup, tek başıma olmadığımı anladım. “Doğal olarak sağduyunun ortak dilinden anlayanlar, hep birbirini bir şekilde buluyor” dedim kendi kendime. Ben de benzer şeyler düşünmeme rağmen, ve hatta sanatçı olduğum halde, diğer sanat üstadlarını karşıma almamak için sesimi çıkarmıyordum. Uzun bir süre 'Bir tek ben miyim?' diyordum bu heykelin gökdelen büyüklüğünde betondan binamsı bir yapı olduğunu gören, ve de ezici, üstten bakan tavrını, bir gövde gösterisi olduğunu. Ama neye, kime karşıydı bu gövde gösterisi?! Tarihe mi, devlete mi, sınır ötesindeki ülkeye mi, yoksa altında gezinen vatandaşa mı?..


Bir sanatçı bir eseri tasarlar, üretir ve inşaa ederken, büyük bir emek ve zaman harcar, genellikle sancılı bir süreçten geçer. Yapıtının beğenilmemesi bir yana, -çünkü beğeni görecelidir, bunu o da bilir-, yıkılması onun için büyük bir yıkımdır. İşte bence, bu olayın can alıcı noktası da buradadır. Ve bu yıkım kararıyla sanat camiası ve devlet erkanı olmak üzere iki kutup oluşmuştur: “Bu ucube sanat değildir. Tez yıkıla!” gibi gerici ve saygısız bir anlayışla emir verenler bir yanda, “Bir şaheseri nasıl yıkarsınız ey sizi cumhuriyet karşıtları?” diyenler diğer yanda. Bizim gibi sorgulayanlar ve objektif bakmaya çalışanlar ise neredeler?! Çekinerek fikir beyan etmedilerse eğer tuhaf di mi? Hayır tuhaf değil, çünkü özellikle sanatçıysanız, dahil olduğunuz camiayı karşınıza almak istemezsiniz. Sanat, düşünce ve yaratı konularında eksik ve tutucu olan bir toplumda birbirine yakın durmak, destek vermek gerekir zira. Öte yandan yapıcı bir eleştiriniz varsa duruma dair, bunu söylemekten çekinmek daha da tehlikeli olabilir… gelecekte benzeri vuku bulabilecek durumlar için elbette.

İlk aklıma gelen birkaç soru şunlar olmuştu: Yapılana, büyük emekler sonucunda oraya dikilene kadar niye kimsenin sesi çıkmamıştı? Kimden izin alınmıştı? Kime sorulmuş, onay görmüştü? Belki ben bu kısmı atlamışımdır, ama kamusal bir sanat eseri veya anıt, kalıcı olarak bir yere yerleştirilirken, uzman bir heyet onayından geçer genellikle. Yani bu gelişmiş ülkelerde böyledir en azından; tabii Türkiye’de herşey oldu bittiye getirilir, o başka. Özenle seçilen bir heyet hem mekanın doğasına uygunluğunu, hem de çevresine saygılı olup olmadığını enine boyuna değerlendirir. Bu değerlendirmeyi yaparken farklı disiplinlerden uzmanlara da danışılır, hatta bu heyet bu insanlardan oluşur. Örneğin çevreciler, mimarlar, şehir planlamacıları, farklı disiplinlerden sanatçılar, sanat eleştirmenleri, vb. Kanımca çevre halkının da fikri alınmalıdır...

Aksi takdirde, işte günlerden birgün birileri çıkar, 'ucube' der, diğeri 'şaheser'; zira beğeni görecelidir. Bir eser nasıl bu terimlerle değerlendirilemezse, geneli ilgilendiren bir mekanda genelin fikrine başvurulmadan da kamusal bir eser yerleştirilmemelidir. Dünyadaki örnekleri incelersek, göreceğimiz gibi çevresine ve insana saygılı yapıtlar hem istedikleri etkiyi çok kolay yaratıyorlar, hem de sanatla en az ilgisi olan insanlara bile kolayca ulaşabildikleri için beğeni ve takdir görüyorlar. Çevresel bir eserin bence en önemli görevi ise şudur: Bulunduğu çevreyi özelleştirmek, yüceltmek, ve o çevreyi paylaşanlara eşsiz bir deneyim yaşatmak.

Hımmm, bir bakalım, Türkiye de bu tanıma uyan kaç çevresel yapıt var? Ülke siyah veya koyu yeşil anıtlardan, büstlerden geçilmiyor. Çağdaş yapıtlarsa çoklukla Marmara mermerinden, hani şu mezarlarda ve hamamlarda kullanılan gri beyaz, donuk renkli, depresif taş. İstisnalar çok az, saymıyorum… Ayrıca niye renk kullanılmaz anlamıyorum!! Günlük yaşamı renklendirmek, bakana enerji ve ışıltı vermek, canlandırmak nasıl amaçlanmaz, hiç anlamıyorum. Sürekli tarihin eziciliğini, yıkıcılığını anımsatmak yerine, insan zekasını ve ruhunu yüceltici, dönüştürücü, progresif yapıtların yapılma zamanı gelmiştir. Bırakın sansürü, yıkmayı, ezmeyi; ve sanata, sanatçıya akılcı ve sistemli bir biçimde destek olun, ki biz de gerçekten ilerleme isteniyor mu anlayalım. Bu ülkede bir dönüşüm, gelişim bekleniyorsa, sanatın en önde ilerliyor olması gerekmez mi?



Wednesday, May 4, 2011

Emre'den vecizeler... (yaş 5)

- Annecim, nasıl oluyor da iki gözüm birleşiyor da tek şey görüyor?

- Beni doğurduğun için, sen dünyanın en güzel annesisin!

- İstiyorum ama ağlamamı bir türlü durduramıyorum :((

Evren, ben Defne ve Emre birlikteyiz. Defne birşey söylüyor, biz dinlemiyoruz. Emre bizi susturuyor.
- Susun lütfen, burda bir bayan konuşuyor ;-))))

Biz kopuyoruz, ve ben toparlandıktan sonra şöyle diyorum:
- Oğlum bayan değil, kadın diyeceksin !

Wednesday, March 9, 2011

TÜM KADIN DOSTLARIM: GÜNLERİNİZ KUTLU OLSUN !

... ve TÜM ERKEK DOSTLARIM: Umarım hayatınızdaki kadınların kıymetini, amacını, anlamını, tılsımını kavrayabiliyorsunuzdur ...
•••••••

Kadınlara karşı şiddet dünyada en yaygın, ancak en az cezalandırılan suçtur. Tahminlere göre 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak kayıp (yok) görünmektedir. Ya doğar doğmaz öldürülmüşler (erkek çocuğun kız çocuğa tercih edilmesi) ya da erkek kardeşleri ve babalarıyla eşit derecede gıda ve tıbbi olanaklara ulaşamamışlardır.

Fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700.000 ila 4.000.000 arasındadır. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen on iki milyar dolardır.

Küresel olarak, on beş ile kırk beş yaş arası kadınlar, kanser, sıtma, trafik kazaları ve savaşlardan daha ziyade, erkek şiddetinin sonucu hayatını kaybetmekte veya sakatlanmaktadır.

En az üç kadından biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da hayatı boyunca başka türlü suistimal edilmiştir (tecavüz, kötü davranış). Genellikle, suistimal eden kişi aileden bir üye ya da kadının tanıdığı bir kimsedir. Ev içi şiddet, bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din ne olursa olsun kadınlara karşı en yaygın suistimal şeklidir.

Dinsel, kültürel vb. nedenlerle yılda iki milyondan fazla kız çocuğunun genital organlarına hasar verilmektedir . Bu oran, 15 saniyede bir kız çocuğudur.

Sistematik tecavüz yeryüzündeki birçok çatışmalarda bir terör silahı olarak kullanılmaktadır. Ruanda soykırımı (1994) esnasında 250.000 ila 500.000 kadının tecavüze uğradığı tahmin edilmektedir.

Araştırmalar, kadına karşı şiddet ile HIV virüsü arasında yükselen bağlantıyı göstermekte ve HIV bulaşmış kadınların daha fazla şiddete maruz kaldıklarını, şiddet kurbanlarının da HIV bulaşma risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.


Tuesday, January 25, 2011

On dancing...

The only essential philosophical question that we can ask is: "Why am I not joyfully dancing right now?" ~Nietzsche

Exactly! I keep asking the same question almost everyday, and I have different answers, or excuses let's say. I always felt that the only thing that would make me whole is to dance freely, cause I feel like flying while dancing. Every cell of my body sizzles with pleasure while I'm moving with music or any tune. It's a shame that I'm not a professional dancer and that I have to fill my days with many other things. Whereas I used to dance all the time when I was little... perhaps my memories of an earlier lifetime were more pristine then. I somehow feel a connection to Isadora Duncan, as surreal as it sounds, I have the vision of the same flying posture as hers. Anytime I imagine myself dancing, I see myself flying in the air with open arms and legs, head leaning backwards. She had died at the age of 50 when her long flowing scarf got caught in the rear axel of her car. Is it a coincidence that I always have neck problems and neck-hernia?! 10 years ago, a doctor had asked me, if I had any car accident? "Not that I know of" I had answered.

Regression therapists say that past-life traumas can effect one's health in a later lifetime. If you have chronic health problems without any reason and if doctors can not find a solution, it may be because of the past experiences. As someone gone through hypnosis, I will tell you more later on my own past-lives. Anyhow, I am still trying to push my schedule to fit a 1-hour dance lesson per week, but it's not enough. Am I still hoping to be a full-time dancer one day? Maybe, who knows. Why is life pushing us to be unhappy, joyless, danceless, laughterless creatures? Why do we feel ashamed to be happy when majority of the world suffers? Do we also suffer? Or can we and should we forget the delusional world order? Can we solely concentrate on cosmic order?

Yes, this is my paradox... there is the answer: because of this paradox, we can't just get up and dance!

You mothers and fathers, hear me out!
Let your kids just be... Discover the real urge in them, and then encourage them. Believe me you would not want to be blamed one day for their dissatisfaction in their professions. After all, all of us are here only temporarily.